Hepimiz Kahramanız! Varoluşçu Perspektiften Kahramanın Sonsuz Yolculuğu
Güncelleme tarihi: 15 Ağu 2024
Bu yazıda yolculuktan bahsedeceğim. Zamanın içindeki ölüme doğru bizlerin bu kısıtlı sürede yaşadıklarının mitoloji ile bağlantılı kısa bir hikayesini anlatıyor olacağım. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabını okumak isteyişimle başlayan bu hikayeyi felsefe ve danışanlarımla kurduğum ilişki kapsamında ele alıyor olacağım. Bütün bu akademik ele alışların öncesinde kendi yolculuğuma dair birkaç şey söylemek niyetiyle bu önsözü oluşturdum.
Herkesin yolculuğu gibi, ve ileride bahsedeceklerime ilk örnek olarak, benim hayatımda da birçok yola çıkış hikayesi bulunur; beklenmedik olaylar, zorluklar ve beni bilinmedik yerlere çekiştiren yenilik ihtiyacıyla dolu bir yaşam var gözlerimin önünde. Macera dolu hikayemin bir yola çıkış macerası da Varoluşçu Analiz eğitimine başlama hikayemdir; bu süreç zor zamanımda karşıma çıkan bir çağrıya, çağrının kabulüne ve doğaüstü yardıma işarettir. O zamanlar yaşadığım krizlerin içine henüz ölememiş ve kendimi aşacağım bir maceraya atılmamıştım. Eğitimin ilk günü küçük seminer grubumda seçtiğim kartlar ile kendimi tanıtmam istendiğinde vücudumdaki titreme, gözlerimdeki yaş ve titreyen sesimi unutamam. O gün, çağrıya evet dememden sonraki ilk maceram korkunç bir titreme ve korkuyla sardı beni. Yola çıkmak bir iş, yola devam etmek ayrı bir iş. Ağlar halde uzun süre yürüdüm, yağmurlu bir havada incecik bir pabuç giymiştim üstelik. Vazgeçmeyi düşünsem de bunu yapamadım, ağlayan bedenimi sırtlanıp müzikle dolu bir barda, seçtiğim kartların bende hissettirdikleriyle bir hikaye yazdım, tek solukta. Bu hikayemin bitişi ile gelen oh hissi ile maceraya çağrıyı reddetmeyip, bilinmez bir yola kabulümün ilk eşiğini atladım; üstelik yazım uzun zorlu bir yolculuktan bahseder ve sonu betonlar içinden açabilmiş bir sarı çiçeğe dönüşür. Bu süreçte canavarlarla yüzleştim, kendi sınırlarımla/sınırsızlıklarımla karşı karşıya kaldım, yalnız kaldım, arkadaşlarımı kaybettim, değerli destekler aldım ve sonunda dönüştüğümü hissediyorum. Bu dönüşümü sizlere anlatamam. Maceraya atılışımdan bu güne, zamanın içindeki bu yolda bir kahraman gibi hissediyorum. Bunun için yoldaş olan, eğitici olan sizlere çok teşekkür ederim!
Bu yolculuğu yürüyen kendime sarılıyorum, hayatı bir macera olarak görüp onun içinde gün be gün yaşamı seçerek varolmak niyetiyle…
Giriş
“Neden” sorusunun fenomenolojik bir soru olmaktan öte iletişimi kısırlaştıran ve konuyu derinleştirmeye hizmet etmeyen bir yanı vardır; neden sorusu, sorulanın belirli cevapları varmışcasına bir beklenti içerir ve cevabı çoğunlukla “çünkü” ile verilir. Dostoyevski’nin bir kitabını okuduğunuzda herhangi bir olaya dair neden öyle olmuştu diye soru sorarsanız cevabını almanız için sayfalar dolusu hikaye okumanız gerekecektir. Neden diye sormak gerçekçi bir meraktan öte cevabın hemen alınmasına yönelik bir acele halini anlatıyor bile diyebiliriz. Halbuki fenomenolojik bir anlayışı ve varoluşçu perspektifi kabul etmek demek bir insanı ya da olayı nedenlere sıkıştırmadan, belirli cevaplarla sınırlamadan bütünlüklü bir şekilde anlamak, merak etmek demektir. Herhangi bir olaya, duruma ya da kişiye “nasıl” diye sorduğunuzda ise alacağınız cevap her türlü bir hikaye olacaktır; olayın, durumun, sürecin ya da kişinin hikayesi. Hikayeler sadece güncel bir hali anlatmaktan öte bizi geçmişle, gelenekle, tarihle haşır neşir eder. Hikayeler dinleyerek ve anlatarak bilgileri nesilden nesile aktarır ve anlamımızı hikayeler üzerine inşa ederiz. Bunların yanı sıra kendi hayatımızın yazarı olarak sürekli halde bir hikaye yazıyor haldeyizdir.
Yaşananlar ile anlatılan arasında da bir zaman vardır, tam da bu sebeple olanlar hiçbir zaman tamamiyle anlatılamayacak ve zaman aşımına uğramış halde kendi ifadesini bulacaktır. Picasso sanat bize doğruları söyleyen bir yalandır ifadesinde bulunmuştur; duyduğunuz hikayeleri düşünün, hikayeler doğruları söyleyen birer yaratımdır. Kendimi nasıl tanıttığım, bu güne kadarki tüm yaşanmışlıkların arasından seçilen ve dil ile kurgulanan hikayemin sadece bir parçasını oluşturur; bu tanım doğruyu söyleyen bir tekrar yaratımdır. Bu bağlamda mitoloji en eski doğruları söyleyen metaforik hikayelerdir. Mitler tarih boyunca gerçekleştirilen ritüellerin hikayeleştirilmiş halidir ve bu nedenle sembolik anlamlar içerirler. Öyle ki her içine öldüğümüz gün, gecesinde bize birer hikaye sunar. Bunlar rüyalardır. Rüyalar sonsuz semboller kümesinden özenle seçilmiş hikayeler sunar, bu hikayeler bize dairdir. Saydam (2021) doğum öncesinden doğum sonrasına olan bu süre içindeki aradalığımızı anlamlandırma çabasının içeriden dışarıya (öteden beriye) olduğunu ve “Beri’deki Doğa’nın -uyarlanmış- ikamesi Öte’deki mittir.” demiştir. Belirsizlik içindeki bizler yaşamımızı öteyi-doğayı anlamlandırma çabası ile içeriden, deneyimlenenler üzerinden bir hikaye anlatıyoruzdur; öteyi nasıl anlamlandırdığımız ve bunun üzerine anlattığımız hikayeler mitlerle çevrelenmiş kişisel hikayelerimizdir. Saydam (2021) bu bağlamda Victor Frankl’ın Logoterapi okulundan örnek vermiş ve “sorunlarla dolu bir evrende, yanıtları ve çözümleri, şeyler ve olayları birbiriyle bağlantılandırarak.. anlamlı dizgiler bulmaya çalışırız. Yaptığımız ‘öyküleme’dir. şeklinde ifade etmiştir. Saydam (2021) mitleri anlatırken hikayelerin zamansallığa şekil verdiğinden bahseder ve Heidegger’in dünyadalık kavramına gönderme yaparak, fırlatılmışların içinde durduğu boşluğu anlamlandırma çabasından bahseder.
Campbell (2003) mitleri birçok açıdan ve çeşitli yorumlarla sunar. Ona göre mitler toplumların yaşamaya dair benzer deneyimlerini ve ritüellerini yansıtan hikayelerdir. Mitler farklı toplum, kültür ya da zaman ve mekanlarda insanların dünyada olmaya dair deneyimlerinin öyküsüdür. Campbell’e göre her ne kadar farklı zamanda ve mekanlarda da olsalar bu hikayeler içlerinde benzerlikleri barındırırlar bu nedenle bizim içinde bulunduğumuz hayatta dair de söyledikleri oldukça fazladır. Bir diğer mitoloji yorumunda ise Campbell mitolojiyi bitmek bilmeyen bir yenilenme ve yaşam ile özdeşleşme hali olarak anlatmıştır. Bu yorum çerçevesinde, bir insanın hayatını sürekli bir yenilenme ve yaşam ile özdeşleşme olarak görmek mümkündür. Doğduğumuz andan ölececeğimiz ana kadarki yolculuğumuzda duyduğumuz, öğrendiğimiz ve yazdığımız hikayeler yaşam ile nasıl özdeşleştiğimizi yansıtır. Campbell mitolojik hikayelerdeki yaşananların sembolik anlamlarını günümüz yaşantılarıyla benzerliğini ve ilişikisini sunarak, anlam arayışındaki bizler için mitolojilerin önemli kaynaklar olduğunu vurgulamıştır. Bitmek bilmeyen bir yenilenme halinin yanı sıra, Campbell mitlerin bu güne kadar yaşamış insanlar için anlamın bulunması halinden ziyade anlamın deneyimlenmesi olduğunu savunmuştur. Ona göre insanlığın aradığı şey anlamdan da öte, canlı hissetmeye dair deneyimlere sahip olmaktır. Mitler çoğunlukla içsel çatışmalarla, bilinmezliklerle ve bu zorluklarla karşılaşmaya dair deneyimler sunar; bu bağlamda mitler bu yolda zamanlar öncesinde yaşamış olanların yolculuğunu ele almaktadır.
Yazının Amacı
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabı dünyanın dört bir yanından farklı mitolojik hikayeleri, onların içindeki simgelerin bugünle bağlantısını kurarak, arayışın, anlamın ve deneyimin nasıl da benzer bir şekilde geliştiğini ve hikayeleştirildiğini anlatır. Bu hikayelerdeki kahramanlar zorlukla, belirsizlikle ve anlamsızlıkla karşı karşıya kalmışlardır; kahramanın yolculuğunda yolun nasıl yüründüğü benzer bir şekilde farklı türden canavarlarla karşılaşan modern hayattaki bizlerin bu yolu nasıl yürüdüğü ile ilişkilendirilebilir. Bu bağlamda bu yazının amacı Campbell’in bahsettiği mitolojik öykülerdeki kahramanın sonsuz yolculuğunu uzun yıllar geçse de benzer deneyimler yaşayan bizlerin hayatındaki yolculuğa entegre ederek ve spesifik olarak bunu kendi varoluşunun peşine düşen danışanların terapi yolculuğundan örnekler verilerek konu ile ilişkilendirmektir.
Campbell, Carl Jung’un arketipler ve kollektif bilinçdışı kavramlarından etkilenmiş ve psikolojiye dair görüşlerini çoğunlukla bu çerçevede yorumlamış olsa da bu yazıda Carl Jung’un kolektif bilinçdışı ve arketiplerine değinmekten ziyade ve kitapta bulunan mitolojik hikayelere derinlemesine değinmeden Campbell’in bahsettiği yolculuğun sürecine ve bu sürecin içindeki kahramanın nasıl anlatıldığı ve nelerle ilişkilendirildiği üzerinden varoluşçu bir düşünce geliştirilecektir. Bunu yaparken, kahramanın yolculuğunu bir metafor olarak düşünerek, bu yolculuktaki temel adımları varoluşçu düşüncedeki benzerliklerle ve çeşitli düşünürlerle ilişkisi kurulacak ve son olarak terapi sürecindeki danışanların yolculuğu kahramanın yolculuğu kapsamında düşünülecektir.
Mitoloji ve Varoluşçuluk
Varoluşçu düşünce oluşu, yaşanan korkularla, yapılan ya da yapılamayan seçimlerle, olanak ve olanaksızlıklarla ve sınırlılıkların olduğu gerçeklikle, ölüm, özgürlük, seçim, yalnızlık, anlam ve anlamsızlık, kaygı ve umutsuzluk, varlık ve hiçliği araştırma konusu haline getirmiştir. Varoluşçu görüş “insana, sadece -uygun şartlarda- dış gerçekliği algılayabilen biri olarak değil, gerçekliğin oluşturulmasına katılan bilinçlilik olarak bakar.” (Yalom, 2001) Heidegger ise bütün bu ontolojik gerçeklikler içinde olan bize insan demek yerine Dasein demiş ve insanın içinde bulunduğu dünyayı oluşturduğunu ve bu oluş halinin ölüme kadar devam ettiğini söylemiştir. Varoluşçu düşüncede varoluş, değiştirilemez şekilde özgür ve bu sebeple oldukça kaygı dolu ve belirsizdir. Katılan bilinçlilik ile var olmanın altını çizen varoluşçu düşünce oluşun katı bir halden ziyade sürekli halde ilerleyen eylem olduğunu dile getirmiştir; Kierkegaard’a göre “hayat çözülecek bir problem değil yaşanacak bir deneyimdir”. Varoluşçu düşüncede sorumluluk ve seçim oldukça yer tutan konulardır; Sartre’a göre kişi seçim yapmakta özgürdür ve insan seçimlerliyle “tek başına bir yaratıcıdır -insan planı tanrı olmak olan bir varlıktır”. (Yalom, 2001) Eğer kişi tek başına bir yaratıcı ve planı tanrı olmak olan bir varlıksa, bu oluşun tüm sorumluluğu da kişinin kendi omuzları üzerinde olacaktır. Varoluş kişinin kendi yaratımı ise, bu süreç içindeki tüm anlam onun tarafından yaratılacak ve değerler kişi tarafından belirlenecektir. Varolmak kişinin kendi hikayesini yazması, geleceğini kendi kendine resmetmesi şeklinde özgür bir sanat olacaktır. Bu yaratım süreci elbette kolay değildir, varoluş başlı başına bir maceradır. Varoluş ölüme doğru devam eden uzun bir hikaye, kaygılı ama coşkulu merak içinde çıkılan bir yolculuktur. Bu bağlamda varoluşu macera gibi, uzun süren bir hikaye olarak düşünebilmek onu mitolojik hikayelere yakınlaştırmakta ve birlikte düşünebilmemize bir alan açmaktadır; çünkü mitoloji de yolculuklardan, yapılan seçimler ve hatalardan, bunlardan çıkarılan derslerden ve böylece değişimden, korkulu-kaygılı ama bir yandan da heyecanlı maceralardan söz eden hikayelerden oluşmaktadır.
Felsefi düşünce içerisinde mitolojik hikayelerden esinlenen düşünürler olmuştur. Bunun çarpıcı bir örneği varoluşu saçma kavramı ile açıklayan Albert Camus’nün Tanrıların cezalandırdığı Sisifos’u ele alarak oluşturduğu Sisifos Söyleni kitabıdır. Camus saçma ve absürt kavramlarını anlamsızlığa bir başkaldırı olarak yaşama hali ve Sisifos’ı bir kahraman olarak sunmuştur. Adıbelli (2018) Camus’nün eserini bir paradoks olarak ele almaktadır ve insanların Tanrıların kurallarına uymak zorunda olduğu yoksa cezalandırılacaklarının anlatıldığı bu miti, Camus’nün Tanrılara karşı çıkan Sisifos’u kahraman olarak sunmasına değinmiştir ve Camus’nün Sisifos’u eylem özgürlüğü ve saçmaya başkaldıran bir kahraman olarak varoluşçu bir perspektif ile sunduğunu vurgulamıştır. Messerly (1995) Sisifos mitinin her ne kadar Tanrılarla ve kurallarla ilişkili olsa da varoluşçu yönü üzerinde durmuş ve eylemlerini belirlerken tutkularına güvenen ve kendi kararını veren ve her ne kadar zorlu bir tırmanış olsa da etrafındaki doğadan keyif almayı seçen Sisifos’u hayatının kontrolünü eline alan bir kahraman olarak anlatmıştır. Messerly’ye göre mitleri orijinal halleri ile Tanrısal olmaları bakımından ele almakta zorlansak da, varoluşçu düşünceler akılda tutularak okunduğunda mitleri varoluşçu bir anlatı olarak görebiliriz.
Bir diğer varoluşçu düşünür J.P Sartre Sinekler adlı tiyatro oyununu Electra ve Orestes hikayesinden esinlenerek oluşturmuş ve oyunda “eylemim özgürlüğümdür” düşüncesini vurgulamıştır. Bahsedilen mitolojik hikayede Electra ve Orestes’in babası Agememnon, anneleri Clytemmestre’nin sevgilisi Egisthes tarafından öldürülür ve Orestes yaşadıkları Argos kentinden kaçırılır ve uzakta kaldığı süreler boyunca Argos kentini sinekler basar. Uzun zaman boyunca babasının intikamını almak için Orestes’i bekleyen Electra, abisinin gelişi ile birlikte annesini ve Egisthes’i öldürmek için planlar yapar. Annesi ve Egisthes’i öldüren Orestes’in diğer amacı ise şehrini sineklerden (Sinekler Zeus’u temsil etmektedir) kurtarmaktır. (KutluÖzen, 2015) Pasajlar içinde Electra ve Orestes’in bir konuşması şu şekildedir:
“Ben özgürüm Electra, özgürlük bir yıldırım gibi düştü üstüme. Ben kendi yapacağımı yaptım Electra ve bu yaptığım iyi idi. Özgürlüğümü sırtımda taşıyacağım, o ağırlaştığı müddetçe benim de zevkim artacak, çünkü özgürlüğüm onun ta kendisidir. Bugün önümde tek bir yol var, nereye gittiğimi de Tanrı bilir ama bu benim yolum…” (Yasaman, 2011)
Sartre bu mitolojik hikayeyi kullanarak insanı ve onun seçimlerini Tanrının üzerine koymuş ve insanı seçimleri ile özgür bir varlık olarak sunmuştur. Sartre’a göre özgürlük koşulları seçmekten ziyade koşulların içinde seçimini bulmaktır; bu hikaye bize koşullar içinde seçimini yapan ve bunun sorumluluğunu alan ve böylece özgür olan insanı anlatır. Verilen bu örneklerde kahramanlar Tanrıların kurallarına uymamış, kendi özgür seçimlerini yapmışlardır. Bunun yanı sıra, iki hikayede de kahramanlar bir yolculuğa çıkmış, çeşitli maceralar ve zorluklarla karşılaşmış ancak yine de kendi hayatlarını şekillendirmiş ve genel doğrulara boyun eğmemişlerdir.
Nietzsche mitolojiden etkilenen ve eserlerinde sıklıkla mitolojik karakterleri bulunduran düşünürlerden bir diğeridir. Tragedyanın Doğuşu adlı eserinde varoluş üzerindeki düşüncelerini Yunan Tanrıları olan Apollon ve Dionysos’u ele alarak oluşturmuştur. Ona göre bu dünya anlamsız ve irrasyoneldir ve bu bağlamda Apollon ve Dionysos insanlığın iki farklı oluşuna gönderme yapmaktadır. Apollon daha ölçülü, etik olana ayak uyduran, sosyal düzen fikrini savunan, taşkınlığı önleyen sosyal yasalara ayak uyduran bir oluş halini sembolize ederken, Dionysos ise insanın doğa ile ilişkisinden yola çıkan, tutkuları ile hareket eden “içeriden dışarıya doğru gerçekleşen yaratıcı bir taşkınlık” sembolize eder. Nietzsche felsefesinin bir kısmını bu sembolikleştirme üzerinden kurmuştur ve Dionysos’u yıkan ve tekrar yaratan olarak değerlerin yeniden yaratılması düşüncesi ile ilişkilendirmiştir. Apollon varlığı temsil ederken, Dionysos oluşu temsil etmektedir. (Küçükalp, 2011).
Görüldüğü üzere varoluşçu düşünürler felsefelerini mitolojik hikayeler ile ilişkilendirmişler ve Tanrılarla savaşan insanları ya da mitolojik Tanrıların başkaldırışlarını felsefi düşünceleri ile ilişkilendirmişlerdir. Mitolojik hikayeler her ne kadar farklı zaman ve mekanlarda, bize şimdilerde gerçekçi gelmeyen unsurlarla oluşturulmuş olsalar da belirli anlamlar içerirler ve bu hikayelerin mesaj verici özellikleri bulunmaktadır. Joseph Campbell mitolojik hikayeleri derinlemesine çalışarak, bu hikayelerdeki Tanrı ya da kahramanların bizlerin şimdilerde geçtiğine benzer bazı süreçlerden geçtiğini vurgulamıştır. Camus’nün Sisifos ile, Sartre’ın Sinekler oyunu ile göstermeye çalıştığı da bu süreç içindeki kahramanın eylemleri ile benzer bir doğrultudadır. Bu eserlerdeki kahramanlar belirli bir yola/duruma niyet etmiş, yola çıkmış, çeşitli zorluklarla karşılaşmış, canavarlarla savaşmış, bu süreç içinde eninde sonunda kendisi ile karşılaşmış ve dönüşmüştür. Varoluşçu felsefenin temel düşünceleri seçmek, eyleme geçmek, yaratmak, dönüşmek gibi düşünceler mitolojik hikayeler içinde sıklıkla ancak başka bir perspektifte bulunmaktadır.
Modern yaşam içindeki bizler de farklı bir düzlem içinde çeşitli zorluklarla, canavarlarla karşılaşır, seçim yapmak durumunda kalır, zorlanır, acı çeker, gelişir ve dönüşürüz. Bu yolu nasıl yürüyeceğimiz, nasıl seçimler yapacağımız, hangi zorluklarla yürüyeceğimiz ise bizim hikayemizi oluşturacaktır. Bu bağlamda hepimizin hikayesi bir macera, hepimizin canavarları çeşit çeşittir ve yine de ölüme doğru varlık olan bizler bu yolculuğu sürdürmekteyizdir. Bu yazı günümüz insanının yolunu Campbell’in mitolojik hikayelerdeki kahramanların yürüdüğü yolun izinde incelemeye çalışacaktır. En sonunda danışanların seans odasındaki hikayelerinden esinlenilerek oluşturulan kurgusal hikayeler kahramanların yürüdüğü yolla ve varoluşçu bir perspektiften ele alınacaktır.
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabı iki kısımdan oluşmaktadır. Bu iki kısım Kahramanın macerası ve Kozmogonik çevrim kısımlarıdır ve bu yazıda kahramanın macerası kısmının yola çıkış bölümü üzerinde durulacaktır. Kahramanın macerası kısmı üç ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler yola çıkış, erginlenme ve dönüştür. Kitabın ilk bölümü olan yola çıkış beş bölümden oluşmaktadır bunlar: maceraya çağrı, çağrının reddedilişi, doğaüstü yardım, ilk eşiğin aşılması ve son olarak balınanın karnıdır. Bu yazıda maceraya çıkış bölümü detaylandırılarak ele alınacak ve diğer kısımlar üzerinde kısaca durulacaktır. Kahramanın sonsuz yolculuğunu ve maceraya çıkış aşamasını varoluşçu bir perspektiften düşünebilmek için öncelikle bahsedilen bölümlerin neleri sembolize ettiklerini anlamak gerekmektedir. Bahsedilen bölümler öncelikle kitabın neleri anlatmak istediğine değinilerek açıklanacak, varoluşçu düşünceler ile ilişkilendirilecek ve ardından terapi yolculuğunda olan kişilerin süreci ile örneklendirilecektir.
5.1-Yola Çıkış
Yola çıkış kahramanın sıradan hayatına devam ederken beklenmedik bir durumla, olayla, zorlukla, kişiyle vb. karşılaşması durumunda ve bu bilinmezlik içinde yenilik ihtimalinin getirdiği sonsuz seçenekler arasında seçim yapma ve bu doğrultuda hayatının değişmesini sembolize eden bir bölüm olacaktır. Yola çıkmadan önce kişi serüvene çıkmamış, zorluklarla karşılaşmamış ve henüz içsel bir dönüşüm yaşamamıştır.
5.1.1 Maceraya Çağrı: Sartre’ın Sinekler adlı oyunundaki mitolojik hikayede Orestes ve Electra babalarının ölmesi ile birilikte maceraya çağrı almışlardır. Maceraya çağrı bir krizin, problemin ya da değişimin yaşandığı durumlarda ortaya çıkmaktadır. Mitolojik öykülerde maceraya çağrı kısmı genellikle ejderha ve benzeri tehlikeli hayvanlarla sembolize edilmiştir çünkü bu yol alışıldık olana karşın bilinmeyen ve zorlu bir yolu temsil etmektedir. Bu zorlu beklenmedik karşılaşma gerçekleşmesi gerekli bir serüvenin çağrısıdır. Orestes ve Electra deneyimledikleri acı sonrasında babalarının öcünü alma planlarına girerek bir maceraya atılmış, bu süreçte yaşadıkları yerden uzaklaştırılmış ve şehirlerini sinekler basmıştır. Babasının öcünü almayı seçen bu ikilinin hayatları artık eskisi gibi değildir. Bu süreçte birçok zorluk yaşamış, birbirlerinden uzak kalmış ve sinekler içinde yaşamışlardır. Ancak tüm zorluğa rağmen onlar, yaşadıkları krizi yeniden değerlendirerek bu doğrultuda kendi hikayelerini yazmışlardır. Electra ve Orestes hayatın onları bir maceraya çağırdığını duymuş ve onu kabul etmişlerdir. Bu sürecin sonunda birçok zorluk yaşansa da onlar kendi yollarında yürümüş ve kendi hayatlarının kahramanları olmuşlardır. Benzer bir şekilde Camus’nün değindiği mitolojik hikayede ise verdiği karardan ötürü sonsuz bir tırmanışla cezalandırılan Sisifos’un zorlu kararı onun macerasının başlangıcı olmuştur. Maceraya çağrı konfor alanını terk etmek, canavarlarla dolu olabilecek bir yolun fark edildiği ya da bu yola gereksinim duyulduğu kısımdır.
Campbell kitabının ilk bölümü olan maceraya çağrıyı yazarken tarihçi Arnold J. Toynbee’nin düşüncelerinden esinlenmiştir. Toynbee’ye göre krizler yaratma işinin yeniden başlamasını mümkün kılan en önemli faktörlerden biridir. Benzer bir terim kullanarak var olan dünyadan ayrılıp kriz yaşayan kişinin ya da toplumların krizleri yaratıma çevirmenin bir yola çıkış hali ile gerçekleşeceğini savunmuştur. (Smith, 2010). Campbell kitabında Toynbee’den şu sözlerde bahseder: “ona göre yaratma çalışmasının yeniden başlamasını olası kılan, daha yüksek ruhsal boyuta ulaşmayı başaran kriz, kopma ve başkalaşımdır. Bu vurgu dış dünyadan iç dünyaya, makrodan mikrokozmosa doğru bir yer değişimdir.” (Campbell, 2013) Görüldüğü üzere maceraya çıkışta krizde ya da zorluk sonucu atılan adımlar ve yapılan seçimler sadece fiziki bir eylem halinden ziyade içe doğru bir yolculuk olarak da sunulmuştur. Yaşadığımız krizler ve buna karşın tüm yapılanlar sadece fiziksel bir değişimi değil kendi içimize yaptığımız bir yolculuğu da gerektirirler. Örneği verilen mitolojik öykülerdeki maceraya çağrı metaforu ve bunun sonucunda yapılan hem fiziki hem de içe doğru yolculuk bizim hayatlarımızda da sıklıkla gerçekleşmektedir. Hayatımız boyunca birçok karar almak durumunda kalır, kökten değişimler yaşar, büyük hatalar yapar ya da bilinmezlik içinde kalırız. Böylesi durumlar söylenebilir ki hepimiz için zorludur. Rahat evlerimizden çıkar, eski hayat şeklimizi bırakmak zorunda kalır ya da hataların sonuçlarıyla karşılaşırız. Bu ve benzeri örnekler hayatımızda karşılaştığımız modern canavarlarımız, değişimin davetiyesi ve maceramızın çağrısıdır.
Maceraya çağrı düşüncesi kapsamında birçok varoluşçu filozofun benzer söyleyişine rastlamak mümkündür. İnsanca Pek İnsanca-1 kitabında Nietzsche bağlardan kurtuluşun ve yeniye duyulan isteği ve beraberinde gelen zorlu yolculuğu şu şekilde dile getirmiştir:
“Bir istek, bir dilek uyanır, çekip gitmek, nereye ve her ne pahasına olursa olsun; keşfedilmemiş bir dünyaya duyulan yoğun ve tehlikeli bir merak alevlenir tüm duyularında… Esrarengiz bir zafer, böylesine kötü ve sancılı bir şey, bağlardan büyük kurtuluşun tarihinde yer alır. İnsanı mahvedebilecek bir hastalıktır da aynı zamanda; kendini belirlemeye, kendi değerlerini korumaya yönelik bu ilk güç ve istenç patlaması, bu özgür istenç sistemi.” (Nietzsche, 2015)
Nietzsche bu düşünceleri ile kişinin içinde uyanan çağrının ve bu yoldaki serüvenin nasıl da zor olabileceğini ve aynı zamanda bir kurtuluş, kendini belirleme ve seçme yolunda önemli bir yol olduğunu vurgulamıştır. Nietzsche’nin en çok söz edilen kavramlarından biri olan güç istenci de yola çıkış ve maceraya çağrı kavramı ile ilişkilendirilebilir. Güç istencinde bahsedilen güç “alt edebilme kabiliyetidir; güç istenci ise alt edebilme itkisidir. Güç fiziksel engelleri aşan fiziksel güce, toplumsal engelleri aşan politik güce, hastalığı yenen sağlığa, problemleri çözen zihinsel güçe işaret edilebilir.” (Solomon, 2020) Nietzche çıkılan bir yolda karşılaşılan engellere karşı güçlü durmak ve onları aşmaktan söz ederken karşılaşılan bu güçlüklerin ve bu güçlükler karşısında verilen kararların kişiyi güçlendireceğini ve eninde sonunda kişinin kendisini aşma yolunda bir sürece erdireceğini vurgulamak ister çünkü ona göre en yüksek mertebe kişinin kendini aşmasıdır. Campbell Nietzsche’ye benzer bir şekilde maceraya çağrıyı şu şekilde açıklamıştır:
“çağrı, her zaman bir dönüşümün- tamamlandığında bir ölüme ve bir doğuma eşitlenen bir ruhsal geçiş anı ya da ayinin - gizemiyle perdeyi kaldırır. Alışılmış yaşam ufku genişlemiştir; eski kavramlar, idealler ve duygusal kalıplar artık yetmez; bir eşiği aşma zamanı gelmiştir. Bu ilk aşama kahramanı çağıran ve onun ruhsal ağırlığının merkezini toplumun sınırlarından bilinmeyen bir bölgeye doğru çekmiş olan bir kaderi belirtir” (Campbell, 2013)
Rollo May Yaratma Cesareti adlı kitabında seçimlerle karşı karşıya olduğumuzu ve bunlarla yüzleşme cesaretimizin olup olmadığını soracaktır ve kendini yaratma cesaretini maceraya çağrı haline benzeyen şu cümlelerle dile getirmiştir:
“Yeni bir şeyler yapmaya çağırılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye, kimsenin gidip de bize yol göstermek için dönmediği bir ormana dalmaya çağırılıyoruz. Bu varoluşçuların hiçliğin kaygısı dedikleri şey. Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene sıçramak demektir; bu da, hali hazırda temsili olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir.” (May, 2005)
May kimsenin girmediği bir ormana girmek örneğini vermiştir, bu çağrıyı kabul eden kahramanın rahat alanından ayrılıp ilk eşiği aştığı süreci sembolize ederken maceraya çağrının cesaretle kabul edildiği bir görüşü temsil etmektedir.
Heidegger ise varlık türü Dasein olan bizlerin ontik ve ontolojik bağlamlarda soru sorma olanağına sahip olduğunun altını çizmiş ve Dasein’ın “kendini daima kendi varoluşundan hareketle anladığını” savunmuştur (Heidegger, 2008). Heidegger’e göre hiçlik zemininde ölüme doğru giden Dasein soru sorma olanağı sebebiyle kendine soran ve seçmek durumunda olan bir Varlıktır. Varlık ve Zaman’da Heidegger Çağrı kavramına değinmiştir; onun çağrısını anlamak için ontolojik alanda yorumladığı Vicdan kavramını anlamak gereklidir. Vicdan Heidegger’e göre “ihtimam göstermenin çağrısıdır”. (Ökten, 2019) Heidegger Vicdanı şu kelimeler ile açıklamıştır vicdan “otantik olabilme ihtimalinin teyidini sunmaktadır. Tıpkı ölümde olduğu gibi, bu Dasein fenomeni de bizden sahici bir eksistensiyal yorumu talep etmektedir.” (Heidegger, 2008) Vicdanın çağrısı Dasein’ı kendi olmaya seslenen bir fenomendir. Heidegger’in literatüründe çağrı, vicdan aracılığı ile ortaya çıkar ve çağrı her zaman kişinin kendi benliği üzerine bir çağrıdır ve çağrı planlanmayan bir şekilde ve zamanda kişinin kendi içinden, yaşantıladıkları sonucunda gelecek ve her zaman kişi hakkında olacak şeklinde savunmuştur; Heidegger’e göre çağrıyı anlamak seçmek demektir. (Ökten, 2019) Heidegger bir yolculuktan, maceradan söz etmemiştir ancak onun çağrı anlayışı da kişinin kendi içinden gelen kendine dair bir düşünme halini gerektiren bir sürece değinir.
Varoluşçu Terapi ve Maceraya Çağrı
Terapi alanı kişinin hikayesini dillendirdiği, duyduğu ve anlatılanların merakla dinlenildiği bir alandır. Bu iki kişinin karşılıklı halde çerçeveli bir ilişki içerisinde sürdürdükleri uzun soluklu bir yolculuk gibidir. Terapiye başlayan kişi kendinden, çevresinden, çatışmalarından, isteklerinden bahseder. Anlatmak, hatırlamak, düşünmek ve zorlukların üzerine gitmek danışanın maceraya çağrısını kabul ettiğinin göstergesi olacaktır.
Terapist kişinin yolculuğuna şahit olan, hikayeye dair merak eden ve soru soran taraftadır. Terapiye başlayan kişi hayatında belirli bir zorlukla, değişim ihtiyacıyla, onu sıkıştıran duygularla ve onların yansıması olan çeşitli belirtiler ile terapi sürecine başlar. Danışan kendi hayatında neler olduğunu, kim olduğunu, nasıl hissettiğini hiç tanımadığı ötekine anlatır. Bu iletişim boyunca kişi kendisine dair önceleri düşünmediklerini fark eder, dillendirmediklerini dillendirir, hayatını yeni bir perspektiften görmeye başlar. Bu anlatıcılık, kişinin kendi hayatını bir hikaye gibi ötekine sunmasıdır ve bu anlatım hikaye anlatıcısının deneyimlerini kendi kulaklarına da tekrar duyulacak şekilde gerçekleşir, kişi kendi hikayesini kendi ağzından duyacak ve sorulan sorular karşısında kendisini anlamaya çalışacaktır.
Maceraya çağrı aşaması terapi alanı için de kıymetlidir. Kişinin nasıl, ne için terapiye başladığı, neden dün değil de bugün başladığı çoğu zaman bir olaya ya da yaşanmışlığa bağlı olabilir. Ötekiler ile kurduğu ilişkilerde zorlanmalar yaşaması, bir kişinin kaybı, değişime duyulan ihtiyaç vs. maceraya, bu sefer kişinin kendi içsel yolculuğuna çıktığı bir maceraya çağrıdır. Psikoloji alanında çalışanlar olarak bizler hem hayatlarımızı sürdürürken kendi zorluklarımızla ve seçimlerimizle karşılaşır, maceraya çıkar ya da onu reddederiz ve bu seçimler sonrasında kendi hikayemizi yazarız; terapiye gelen danışan da kendi sürecindeki zorluklar ve değişimler sonucunda maceraya çağrıyı kabul etmiş kişidir. Bu alanda çalışan olarak bizler kendi hikayemizin yanı sıra danışanların çıktığı maceraya tanık olur, onların hikayelerini dinler ve bu süreçte onların hikayesini anlattığı kişi olarak onların çıktığı yolda, kendi zorlukları, canavarları ve değişimi ile kendini oluşturanların hikayesinin merak eden, soru soran bir parçası haline geliriz.
Bu süreç karşılıklı bir yolculuktur, terapi süreci boyunca terapistler olarak da karşımızdaki kişi ile sınırlı bir alanda bağ kurar, onların anlattıkları ile kendi hayatımızda benzerlikler bulur ya da karşımızdaki danışana dair duygular besleriz. Her ne kadar süreç içerisinde danışana dair duygular ve düşünceler paranteze alınıyor olsa da bu süreç içerisinde hissettiğimiz ve zorlandığımız noktaları kendi maceramızın bir parçası olarak düşünür ve bu konular üzerinde destek alırız. Öteki ile karşılaşılan her durum, her ilişki karşılıklı bir etkileşim halinde ilerleyecektir. Danışanın çıktığı bu yolculuktaki bazı ögeler terapistin hikayesini tetikleyebilecek özellikte olması bakımından terapi alanı terapistin de her danışanı ile birlikte kendine dair bir maceranın kapısını aralamasına neden olacaktır.
5.2- Çağrının Reddedilişi: Campbell’e göre “gerçek yaşamda sık sık yanıt verilmeyen çağrı gibi durumları yaşarız. Çağrıların reddi macerayı olumsuza çevirir. Sıkıntıyla, ağır çalışmayla ya daha ‘kültür’ ile çevrelenen özne, belirgin olumlu bir eylem gücünü kaybeder ve kurtarılacak bir kurban olur.” (Campbell, 2013) Campbell maceranın reddedilişini Apollon ve Daphne hikayesi üzerinden anlatmıştır. Güneş, zaman ve ölümlülüğün tanrısı olan Apollon, güzel mi güzel bakire Daphne’ye aşık olur ve peşinden koşar halde ona seslenir: “ seni kovalayan ben, düşmanın değilim. Sen kimden kaçtığını bilmiyorsun ve bu yüzden kaçıyorsun. Hadi dur ve sevdalının kim olduğunu sor.” (Campbell, 2013) Ancak güzel Daphne, koşmaya ve kaçmaya devam eder ve en sonunda yorularak babasına güzelliğini alması için yalvarır. Bu koşturma ve yalvarma sonucunda güzel Daphne bir ağaca dönüşür. Metafor olarak kullanılan bu mitolojik hikaye yeni maceradan kaçan, onunla yüzleşmekten çekinen Daphne’nin güzel bir tanrıçadan artık hareket edemeyecek bir ağaca dönüşmesini anlatır ve bu mitolojik hikaye maceraya çıkış sürecinin reddedişilinin artık hayatı boyunca sabit kalacak ve hareket etme kabiliyetini kaybetmesine neden olacak bir sonuçla, büyümenin sonlandığını sembolize eder.
Hayatımızın belirli dönemlerinde yaşadığımız zorluklar, değişim ihtiyacı, verilemeyen kararlar gibi süreçlerde belirli alışıldık durumların ya da bazı davranışlarımızın, bazı kişilerin artık bize hizmet etmediğini, iyi gelmediğini düşündüğümüz ya da hissettiğimiz durumlarda yapabileceğimiz hizmet etmeyenin içinde kalmak yani çağrıyı reddetmek ya da o durumun içinde farklılığa, yeniliğe adım atmaktır. Ancak yine de bu değişimler hiç de kolay değildir, tam da bu yüzden bazenler değişime direnç gösterir, her ne kadar gerekli olduğunu hissetsek de maceranın belirsizliği ve zorluğundan ötürü ona karşı durur ve macerayı reddedebiliriz. Bu süreç çağrının reddedilişi sürecidir.
Bu durumlar varoluşsal açıdan ele alındığında Sartre’ın perspektifinden maceraya çağrının reddi benzer bir şekilde kötü niyet olarak ele alınmıştır. Ona göre kötü niyet özgürlük ve bunun getirdiği sorumluluktan kaçma halidir. Sartre kötü niyet açıklarken bir kadının ilişkisini örneklendirir; bu kadın cinsel birliktelik yaşamamak istememesine ve karşısındaki adamın cinsel çekiminin farkında olmasına rağmen bu buluşmayı kabul etmektedir. Sartre bu durumu şu şekilde ele almaktadır: “Bir karar vermek gerekmektedir. Ancak kişi bu kararın aciliyetini hissetmek istemez. Partnerinin tavrında nazik ve saygılı olarak görünen ne varsa yalnızca ona tutunur.” (Solomon, 2013) Sartre burada kendi niyetini belli etmeyen kadının içinde bulunduğu duruma dair geliştirdiği kendini kandırma halinin altını çizerek, kötü niyetin aslında kişinin kendisine söylediği bir yalan ve kandırma hali olduğunu belirtmiştir. Bu kişinin kendi niyetini belirtme yolculuğundaki çağrıyı reddetme sürecine örnek verilebilir.
Kierkegaard ise kaygı ve korkudan bahsederken, kaygının bir değişim ve gelişim potansiyeli ve isteği taşıdığını ve özgürlükle ilişkili olduğunu ancak korkunun eylemsiz ve hareketsiz bir süreç olduğuna değinmiştir. Umutsuzluk hali onun için ölümüz bir hastalık ve eylemsizliğin baş gösterdiği yerdir. Kierkegaard umutsuzluğu şu şekilde dile getirir: “umutsuzluğa düşen kişi zorluk olduğu sürece kendine dönmek istemez. Arka tarafta saklı kalan şeyin ortaya çıkmasından endişe duyar. Böylece yavaş yavaş Ben’i unutmayı başarır; zamanla ben’i neredeyse gülünç bulur; özellikle de kibar toplumda gerçek yaşama uyumu ve zevki olan dinamik ve değerli insanların arasında olduğu zaman.” (Kierkegaard, 1997) Ona göre kaygı ve umutsuzluk özgürlüğe dair iki farklı ontolojik yönelimi anlatır. Kierkegaard’a göre “İnsanın, özgürlüğün karşısında sergilediği tutum çoğu zaman sancılıdır. Özgürlüğün olanağı kendini kaygı içinde ortaya çıkarır.” (Yaman, Düşünbil 6.) Umutsuzluk harekete geçmeyen, seçimini yapmayan, kendi hayatının hikayesini yazmayan ya da maceraya çıkmayı reddeden bir kişiyi anlatıyordur. Kierkegaard’a göre “bu umutsuz kişi kendini unutur, kutsal ismini unutur, artık kendine inanmaya cesaret edemez ve kendi olmayı çok güç bir olay gibi görür…” (Kierkegaard, 1997) Oysa birey kendi seçimleri ile varoluşunu ortaya çıkarmalıdır. Böylesi bir seçim bir çok ihtimal arasından seçilecek ve bu özgürlük alanı ise kaygıyı zorunlu kılacaktır. Kaygı canlılığı temsil ederken, umutsuzluk hikaye yazmayı reddetmektir. Maceraya çağrıyı duyan kişi de kaygı yaşar, bütün ihtimallerin içinde ya kaygıya ya da umutsuzluğa tutunacaktır. Maceraya çağrının reddi umutsuzluğa tutunma halidir.
Oysa ki her zaman, hangi koşul altında olursak olalım bulunduğumuz koşul içinde seçimler yapabilir ve kendi hayatımızın, hikayemizin yazarı olabiliriz. Çağrının reddedilişi umutsuzluk içinde atılamayan bir adımı, verilemeyen kararları, kendi hikayesini yazmaktan geri durmayı anlatır. Bazen her ne kadar bize kötü geldiğini bilsek de bir durum içinde kalmayı tercih eder ve bilinmeze çağrıyı kabul etmekten geri dururuz, ancak varoluşçuluk bizlere özgürlüğe mahkum olduğumuzu söyleyecek ve özgürlükle gelen bir sorumluluk yükleyecektir. Biz seçim yapmaya, kendi hikayemizi yazmaya mahkumuzdur; öyle ki değişimi seçmemek ve umutsuzluk içinde kalmayı seçmek de eninde sonunda bir seçim olacaktır.
Varoluşçu Terapi ve Çağrının Reddedilişi
Terapi alanı maceraya çağrının kabul edildiği bir süreçtir demiştik ancak bazen kişinin kendi hikayesini anlatması da oldukça kaygılı bir sürece girişin başlangıcı olabilir. Unutulmuş olanlar tekrar hatırlanacak, geçmişin sayfaları tekrar ve teker teker açılacak, gözyaşı dökülecektir. Kapanmış yaraların üstü tekrar acır hale gelecektir. Bunu yaparken kişi bugün olduğu kendisi ile geçmiş ya da şimdide olan ancak acı verici, zor durumlarla tekrar yüzleşecektir. Bu nedenle terapi alanı kaygıların yaşandığı ve bunun sonucunda da özgürlüğün konuşulabileceği bir alan olacaktır.
Bu zorlu süreci, yarattığı kaygıyı sırtlanıp yolculuk devam mı edilecektir, yolculuk sonlandırılacak mıdır? Bu zorlu yolculukta belirli eşiklerin atlanması gerekecektir.
Terapi sürecini sonlandırmak çağrının reddinin tek örneği değildir. Bu süreç içerisinde kişi bazı duygu ve düşüncelerine daha uzak kalmak isteyecek ya da sorulan soruları anlamayacak, yorumlara ise olumsuz tepkiler verecektir. Elbette burada terapistin doğru soruları ve yorumları yaptığı göz önünde bulundurularak, danışanın belirli konulara dair kaçınma halinde olması onun çağrıyı reddedişinin bir örneği olacaktır. Bir danışanım çocukluğunda o kadar şiddet görmüş ki, her ne zaman geçmişe dair bir konu açılırsa, o konudan uzaklaşmaya çalışıyor, bazı mimik ve surat ifadeleri ile de bu konuyu konuşmak istemediğini belli ediyordu. Elbette bu durumda danışan zorlanmayacak ve danışanın hızına ayak uydurulacaktır. Bunun gibi örnekler bana orada önemli bir durumun olduğu hissini verir, henüz konuşulmaya hazır olunmayan, kaçınılan, reddedelen bir süreç olduğunu anlatır. Hazır olmak zorunda değiliz ancak yine de bazı konuları konuşmaya hazır olmadığımızı bilmek bile bizi kendimize yakınlaştıracaktır.
5.3- Doğaüstü Yardım: Eğer çağrı reddedilmemişse kahramanın yüzleşeceği ilk karşılaşma, zorluklara karşı ona yardım edecek olan bir bilge, tanrı ya da benzeri güçlerde olan kişi ya da nesneyle karşılaşmasıdır. Campbell bu bölümde maceraya adım atmaya karar vermiş kişiye yardımların geleceğini gösteren mitolojik hikayeleri örneklendirmiştir. Her ne kadar doğaüstü yardım olarak dillendiriyor olmak modern zihnimizle kavrayışı zorlaştırıyor olsa da doğaüstü yardım bir arkadaşın benzer deneyiminden bahsetmesi, annenin öğüt vermesi ya da terapi sürecinde terapistin olayı ya da durumu açımlamaya vesile olacak soruları sorması olarak görülebilir.
Doğaüstü yardımda sıklıkla kullanılan bilge kişi metaforu Nietzsche’nin Zerdüşt’ünü anımsatabilir ve Jung’un derlediği Nietzsche’nin Zerdüşt’ü Üzerine Seminerler adlı kitabında Zerdüşt’ün eski yaşlı bilge adam arketipini yansıttığı ve bunun çeşitli dinlerde de karşılığı olduğu vurgulanmıştır. (Jung, 2019) Nietzsche Zerdüşt’ün insanlar arasına karışıp bilgeliğini onlara aktarma hevesini şu şekilde dillendirmiştir: “Bak! Pek çok bal arı toplamış gibi, bilgeliğimden usandım; onu almaya uzanacak eller gerek bana. Bahşetmek ve dağıtmak isterdim; ta ki bilgeler ahmaklıklarına sevinene ve fakirler zenginliklerinden mutlu olana kadar.” (Nietzsche, 2012)
Doğaüstü Yardım ve Sarı Çiçek
Doğaüstü yardımın nereden, ne zaman geleceğini kestirmek pek mümkün değildir. Ancak eğer bir konu üzerinde uzun süre kafa yorarsanız etrafınızdaki nesneleri ve olanları ona göre yorumlamanız, ona göre anlam biçmeniz olası olacaktır. Bu kısma kendi hikayemden örnek vererek devam edebilirim anca. Dedemin vefatı sonrasında ilk kez yaşadığım kayıp duygusu ile sarsılmış ve anlamsızlık duygusu ile baş etmek durumunda kalmıştım. Çok aşina olduğum ancak bir türlü sindiremediğim dini ritüeller, mezarın başında bekleyen beni soru işaretleri içinde bırakmıştı. Dedemi toprağa koymak ve onun neşesinden artık uzak olacağımı anlamak yüreğime taş gibi oturmuştu. Birkaç hafta sonrasında dedemin mezarına gittiğimde ilk fark ettiğim şey serptiğimiz toprağın üzerinde can bulmuş sarı çiçekler oldu. Şaşkınlık içerisinde bakakaldım. Daha geçen hafta en sevdiğim insanı verdiğim toprak çiçekler açıyordu; her nasılsa normalde derin anlamları yüklemeyeceğim bu doğa olayı beni uzun süren bir bakakalma halinde düşüncelere itti. Dedemin canlılara besin olduğunu ve bir çiçek olarak bana göründüğünü hissettim. O zamanlar anlamsızlık duygusuyla sarsılan ben, sarı bir çiçek tarafından çağırıldım ve sarı çiçek sayesinde kendi anlamıma tutunup, bu anı unutmamak için gözlerimi kırparak bir fotoğraf karesi aldım. Sarı bir çiçekle karşılaşmam, tam da canım dedemi gömdüğüm toprak üzerinde, beni hayata meraklı sorularla bağladı. Doğanın konuştuğunu ve bunun içinde mutlu olduğumu hissettim. Bu, anlam arayışında olan ve anlamını yitirdiği için çaresiz hisseden bana gelen bir yardımdı. Bunu iliklerime kadar hissediyorum. O günden sonra doğaya farklı bakar oldum, zihnin gücünden ziyade bütünlüğün ve varlığın benden ziyade evrensel bir alanda kavranabileceği anlamına eriştim. Bu benim kendi sürecim, benim maceram ve benim yarattığım bir anlam oldu. O günden sonra yaşadığım her gün doğa ile iletişimde olmaya çalışır, en sıkışık hissettiğim dönemlerde ona kaçarım. Bu benim inancım oldu.
Önsözde dile getirdiğim kartların sarı bir çiçekle sonlandığını belirtmiştim; bu şaka değil. O gün önüme dizilen kartlar benim ellerimle seçilmiş ve gözlerimin gördüğü ise zorluklar arasından kendini var edebilen bir sarı çiçek olmuştu. O gün kendimi tutamayıp herkesin önünde ağlayıp sonrasında utanç içinde kendime kızdığım bir döneme denk düşer. O günün bana kattılıklarını size anlatamam. Ötekine karşı konuşmak ve kendini paylaşmak benim için büyük bir ihtiyaç ve mesele iken sarı çiçeği görmemle beraber hikayemi anlatma zorundalığına her ne kadar zorlu olsa da engel olmadım. O gün yaptığım paylaşımlar ve ardından hissettiğim utanç duygusu benim macerama dair bir şeyler anlatır. Ancak sarı çiçeğin benim hayatımda görünür olması ve böyle anlamlar yaratmama vesile olması sürecimin önemli bir parçasını oluşturur. Eminim ki yola baş koyanlar için benzeri yardımlar gelecektir.
5.4- İlk Eşiğin Aşılması : Kahraman maceraya çağrıyı duymuş ve bu sürece direnç göstermeden yola atılmaya karar vermiştir. Bu yolculuğun başında, harekete geçilen ilk kısımda belirli sınırlar dikkati çeker; yaşanılan yerin terk edilişi, bilindik alandan dışarı adım atılması ya da yeni bir sürece dair bir sınırın aşılması gerekecektir. İlk eşik maceraya çıkışla birlikte geçilmesi gereken sınırı sembolize eder. Artık bilindik alan terk edilecek ve bilinmez, tehlikeli olana geçiş yapılacaktır ve herkesin tahmin edebileceği üzere bu yol daha önce karşılaşılmayan belirli canavarlarla dolu olacaktır. Campbell kitabında halk mitoloji örneğini vermiş ve köyün ardındaki ıssız yerlere dair köy halkının nasıl söylemler oluştuğundan bahsetmiştir, bu söylemler köyün ardının çoğunlukla korkulu ve gidilmemesi gereken bir yolmuş gibi oluşturulmuştur. İşte yola çıkma kararı ile aşılması gereken ilk eşik köyün öteki, bilinmeyen tarafına geçmektir. Campbell’e Göre “birey ancak bu sınırların ötesine geçerek, deneyimin yeni bir alanına geçer.” (Campbell, 2013)
Benzer bir biçimde Sartre özgürlüğü seçme edimi olarak görür ve eğer “kendimizi zihnimizin içinde panjurları kapalı sıcacık konforlu bir odaya hapsetmeye kalkışır isek varolmaya devam edemeyiz. Konforlu bir evde yaşamıyoruz; o toz toprak kaplı yolda olmak, tam anlamıyla olduğumuz şeydir.” (Bakewell, 2017) Varoluşçuluk düşüncesinin temelinde yatan bir diğer düşünce de sahtecilik yerine sahicilik düşüncesinden geçmektedir, bu düşünceye göre kişinin kendisi gibi olması fikri öne sürülür. Heidegger için bu düşüncenin güçlü bir yönü daha bulunmaktaydı. Ona göre sahicilik düşüncesi “sahip olduğunuzu bilmediğiniz bir benliğe bürünmeye, Varlık’ınızın farkına varmaya yönelik bir çağrıdır. Dahası, bir eyleme geçme çağrısıdır. Bir şey yapmanızı, bir çeşit eylemde bulunmanızı gerektirir.” (Bakewell, 2017) Burada bahsedilen çağrı, eyleme geçme ve bir şeyler yapmaya dair düşünceleri, maceraya evet diyen ve bilinmez yola adım atan kahramanı çağrıştırır.
Varoluşçu Terapi ve İlk Eşiğin Aşılması
İlk eşiğin aşılması terapi alanında düşünüldüğünde ise varoluşsal belirsizlikler ve kaygılarla, ontik ve ontolojik verilmişliklerle yüzleşen danışanın terapiye başlaması ile sorulmamışları sorduğu bir alanda yeni bir perspektifle yüzleşmesini sembolize edebilir. Danışan için terapi odası ve terapist birer yabancı, gidecekleri yol bilinmez ve anlatacakları ise kaygı, korku, umutsuzlukla doludur. Danışanın kendi çağrısını duyup terapiye başlaması ve içsel bir yolculuğa çıkma kararı ve terapi yolculuğundaki canavarlara, zorluklara rağmen sürece devam etmesi ilk eşiğin aşılmasına örnek olarak verilebilir. Çünkü bu süreçte kişi rahat alanından çıkmış ve kendi içsel yolculuğuna tüm bilinmezliğe rağmen adım atmış ve bilinmezin sınırlarına girmiştir. İlk eşiğin aşılması, yani kararın verilip ilk adımın atılması büyük bir karardır, bu uzun bir sürecin başlangıcıdır; kişi artık kaygı içinde kendi özgürlüğüne mahkum olacaktır.
Terapilerde karşılaşılan önemli sayılabilecek ilk eşiklerden bir diğeri de danışanın terapistle kurduğu ilişkide, diğer ilişkilerine benzer sıkıntılarla yüzleşmesi ve bu durumda o sıkıntıları terapiste yöneltmesi ve bunu o ilişki kapsamına çalışmaya gönüllü olması eşiğidir. Ne de olsa danışan ve terapist arasındaki ilişki de danışanın diğer ötekilerle kurduğu ilişkiye benzer bir şekilde kurulacak ve bu sayede ikili arasında kurulan ilişkilenmede belirli kişisel özellikler seans odasında da kendisini sergileyecektir. İlk eşiğin aşılmasını sembolize edebilecek bu süreçte danışan terapistle kurduğu ilişkiye dair düşüncelerini, kızgınlıklarını dile getirecek mi, yoksa ilişki sonlandırılacak mıdır? Buna bir örnek olarak kendi danışanımla aramda geçen bir örneği verebilirim; seans yapamayacak kadar hastalandığım için seansı iptal etmek durumunda kaldığım için danışanım bir sonraki seans benimle göz teması kurmayarak ve normalde çok konuşkan olmasına rağmen seansı şaşırtıcı şekilde sessizlikte geçirmişti. Bu bana geçen hafta seans yapamadığım için kızgın olabileceği varsayımını düşünmeme neden olsa da konuyu ben açmak istemedim. Seans içerisinde neler olduğunu benimle konuşup konuşmayacağı merakı ile sessizliği sürdürdüm. Tıpkı onu umursamadığını ve kendisini yalnız bırakan ebeveynleri gibi benim de onu o hafta yalnız bıraktığımı düşünmüş olabilir mi acaba gibi düşüncelerle onun kendini açığa vurmasını bekledim. Uzunca bir sessizlik sonunda danışanım bana varsaydığım şekilde gerçekleşen kızgınlığını aktardı. Bence ilişkimize dair gerçeklerin konuşulduğu bu an oldukça önemliydi; hem o yalnız bırakılmaya dair hislerini sonunda ifade edebilmiş, hem de normalde kızıp, küseceği durumda bu duygusu ile yüzleşmeyi gerçekleştirmişti. Belki benim hastalığım sonucu seansın gerçekleşmemesi danışanımın öfke duygusunu küsmeden ifade etmesi için bize güzel bir alan açmıştı ve bu yüzleşme ile birlikte danışanım her ne kadar onun için zor olsa da öfke duygusunu ifade ederek ilk eşiği seans odasında atmıştı.
5- Balinanın Karnı: Bu kısım maceraya atılan kahramanın dönüştüğü alanı sembolize eden bir bölümdür. Balinanın karnı doğumu sembolize eder ve ölüm ile birlikte gelen yeniden doğuşu bize simgeler. Balınanın karnı ek olarak rahmi ya da tapınağı çağrıştırır ve bu alan genellikle karanlıkla temsil edilmiştir. Karanlık olması bu süreçte karşılaşabileceğimiz zorlu süreçlerin sembolüdür. Balınanın mitolojik olarak anlatıldığı hikaye şu şekildedir: kahraman bilinmezi sembolize eden okyanusa düşer ve bunun üzerine bir kurtulması zor güçlü bir zorluğu sembolize eden balina tarafından yutulur. Yolculuk çok zaman alır ve kişi yolculuğun gerçekte ne kadar sürdüğüne dair herhangi bir fikri kaybeder. Balinanın karnının içinde kişi karanlıktadır. Sonunda balina kahramanı bir kayaya fırlatır, ancak bu fırlattığı yer kahramanın evinden uzak ve yine bilinmedik topraklardır. Balina tarafından yutulmak bilindik şeylerden uzaklaştığımız, tamamiyle bilinmezin içinde olduğumuz zorlu bir süreci sembolize eder. Kahraman karaya fırlatılmasının ardından yeni bir alana açılır, bu alan da bilinmediktir ancak keşfe açıktır. (Betts, 2013) Fırlatılan yeni alan tüm bilinmezliğine rağmen tüm özgürlükleri içinde barındırır ve bu nedenle de kaygı yaşanması muhtemeldir. Bu alanda ne yapılacağı kişinin hikayesini nasıl yazacağına bağlı özgür seçimler ile oluşacaktır.
Bunların yanı sıra balinanın karnı ölümü sembolize etmektedir; yeniden varolmak için bir şeyin, durumun ya da kişinin değişmesinin gerekli olduğunu yani geçmişteki olayın ya da durumun, belirli bir benliğin içine ölmenin gerekli olduğu vurgulanmaktadır. Balinanın karnı içindeki karanlık ve onun aynı zamanda tapınak olarak ele alınması yeniden doğuşun gerçekleşmesi için ölümle yeniden doğum arasındaki süreci temsil etmektedir. Bu ölüm fiziksel bir ölümden ziyade balinanın içinde kalmış ve yeni bir alana fırlatılmış kahramanın yeni dünyasında kendini yaratma sürecine girdiğini, yani yeniden doğdunu sembolize etmektedir. Bizlerin yeniden doğması farklı bir gerçekliğe adım atma hali ile ve bununla beraber değişimle yüzleşme sürecine bağlıdır, bu ölüm elbette fiziksel bir ölüm değil ancak mental olarak bir değişim, eski halinin içine ölmeyi ve bu durumda kişinin farklı bir şekilde yeniden doğumunun altı çizilir.
Seçmeye dair en zor şey belki de seçtiğimiz anda diğer ihtimallerin yok olmasıdır. Bir seçim yapıldığında diğer tüm ihtimaller yok olmuştur ve belki de tam da bu özgürlük alanında kaygı içinde kalır ve diğer tüm ihtimalleri kaybetmekten, onları öldürmekten çekiniriz. Seçim yapmak sadece duruma dair seçenekleri değil, bundan sonra oluşacak kişiyi de şekillendirecek bir alan açacaktır. Örneğin uzun süren zorlanmalar sonucunda işinden ayrılmaya karar veren kişi bu kararla birlikte sahip olduğu işindeki yakın arkadaşlık kurma ihtimallerini, daha yüksek bir seviyeye çıkma ihtimalini vs kaybedecektir; yeni işi ile gelen yeni sorumluluklar, arkadaşlıklar ve ihtimaller yeni bir oluşumu gerektirecektir. Bir seçim yapmak geleceğe dair yeni bir resim çizmek gibidir. Bu bağlamda bütün yaptığımız seçimler ve bununla beraber gelen macera bizi olduğumuz kişiden daha farklı biri olarak yaratma ihtimali verecektir.
Betts (2013) yazdığı makalede balinanın karnını günümüz çağındaki depresyon haline benzetir. Bu hal içindeki kişiler sanki her yer karanlıkmış ve tüm ihtimaller sonlanmış gibi hissedebilir. Üstelik yönünü ve zamanını şaşırmış ruhsal bir çöküntü içindedir. Bu süreçte etraftaki her şey ya da herkes yabancı gelecek ve çoğunlukla yalnızlık, umutsuzluk ve çaresizlik hissedilecektir. Yaşantıladığımız bu durum bize balinanın karnı içinde olduğumuzu gösterir. Ancak yine de biliriz ki yaşadığımız ruhsal süreçler tamamlanmamış, konuşulmamış bazı ihtiyaçların, içsel çatışmaların olduğunu anlatır. Her ne kadar zorlu bir yolculuk olsa da yaşadığımız ruhsal zorluklar düşünüldüğünde ve zorlukları anlamaya ve aşmaya niyet edildiğinde yeni ve renkli bir sayfa açma ihtimalini sunacaktır.
Balinanın karnını bir bilinmezin içinde kaybolmak olarak düşündüğümüzde bu durum bize ontolojik sorular ve sorunlarla karşılaşılan durumları, anlamsızlık-boşluk duygusunu, yalnızlığı ve hayat karşısında yaşadığımız tüm zorluklar karşısındaki durumumuzu yansıtır. Rollo May boşluk duygusuna dair “genellikle insanların, hayatlarına yahut içindeki yaşadıkları dünyaya ilişkin etkili bir şey yapmaktan aciz olmalarını hissetmelerinden kaynaklanır ifadesinde bulunmuştur. Anlamsızlık duygusu, kişinin yılların birikimiyle hayatına yön verme yahut içinde bulunduğu dünyayı etkileme gücünün olmadığına dair bir inancın sonucudur” demiştir. (May, 2021) Balinanın içinde kişinin yaşadığı boşluk ve anlamsız duyguları gibi bizler de bu duyguları zaman zaman hissederiz. Artık seçim yapma, anlamı yaratma ve dünyayı etkilemeye dair alan açma zamanıdır. Kahraman balinanın karnından ancak bu şekilde çıkabilecektir. Sartre özgürlükten bahsederken tüm zorluklara rağmen “tutkumuzu kaybetmememizi, başımıza gelenle ve başımıza gelen karşısında başarabileceklerimizle coşkulu bir bağ kurmamız, uğraşmamız; özgürlüğün gaddarca zor olmasından azını beklememiz” gerektiğini düşünüyordu. (Bakewell, 2017)
Nietzsche ise işe Tanrıyı öldürmekle başlayacaktır, Tanrının ölümü onun için yapılandırılmış tüm değerlerin yıkılması olarak düşünülebilir. Bilinenlerin, öğrenilenlerin hepsinin yeniden bir değerlendirilmesinin gerekeceği bu ölüm kişiyi Tanrı yapacak ve böylece yeniden yaratım sürecine itecektir. Tanrının ölümü ile birlikte kendi değerlerini yaratması beklenen insanın güç istenci halinde olması gerekmektedir ve onun üstün insanı “kendini aşandır, hayvani ve yıkıcı olan her şeye, özellikle kendi içindeki yıkıcı itkilere ve aynı zamanda, yaratıcılığına ket vurarak onu güvenli ve konforlu yaşamaya sevk edecek korkularına egemen olandır.” (Solomon, 2020) Böyle Buyurdu Zerdüşt eserinde Nietzsche bir dosta seslenir ve etraftaki komşuları zararlı sinekler olarak ele alır:
“Kaç dostum yalnızlığına! Büyük adamların gürültüsünden serseme döndüğünü ve küçüklerin iğneleri ile sokulduğunu görüyorum senin.
Orman ve kaya seninle susmayı bilirler. O sevdiğin geniş dallı ağaca benze yine: sessizce ve dinleyerek asılı durur o, denizin üstünde
Oysa sen, derin kişi, derin acılar çekiyorsun küçük yaralardan da
Kaç dostum, yalnızlığına ve sert, şiddetli bir havanın estiği yere. Senin kaderin değil sineklik olmak. Böyle söyledi Zerdüşt.” (Nietzsche, 2012)
Nietzsche’nin bu sözleri dostunu zorlu bir koşula kaçmasını öğütler halindedir. Çünkü ona göre değerlerin yeniden yaratılması ve kişinin kendi kendisinin yaratıcısı olma yolundaki gerekli şeylerden biri zorluklarla baş etmek ve ontolojik gerçeklik olan yalnızlık ve acıyı kabullenmektir. Nietzsche zorlukla ve acıyla karşılaşmanın dönüşüm yarattığı düşüncesini şu şekilde dile getirir: “Acı çekme eğitimi, büyük acılar çekme; bilmiyor musunuz, yalnızca bu eğitimin şimdiye dek insanın tüm yüceliklerini yarattığını?” (Nietzsche, 2017) İlk eşiğin aşılması sonrasında balinanın karnı içinde kalan kahramanın yaşadıkları, acı çekmeye, bilinmez içinde kalmaya ve onu aşmaya dair süreci bizlere anlatır. Kahramanın yolculuğunda gerçekleşen balinanın karnı süreci Kahramanın Macerası sürecinin ikinci kısmı Erginlenmeye geçiş için gereklidir.
Varoluşçu Terapi ve Balinanın Karnı
Balinanın karnı kişinin karanlıkta kaldığı ve çıkmakta zorlandığı bir süreçtir; bu süreç ölüm ve yeniden doğumla sembolize edilmesi bakımından terapi alanında da önemli bir yeri bulunur. Terapi sürecinde danışan kendine ve kendine dair olanları tekrar dillendirir ve bu süreçte hayatında verdiği ya da veremediği kararlarla, yaptığı hatalarla, sahip oldukları ve olamadıkları ile yüzleşir; bu süreç bir çok yüzleşme ve karşılaşma içermesi bakımından danışan yeni bir perspektifle sormaya başladığı bu süreçte bazı süreçlerin ve yaşanmışlıkların içine ölmek durumunda kalacaktır. Ölmeye dair verilen bu anlam yeni yaratılan anlamla verilen diğer anlamların yok olmasını temsil edebilir; ya da geçmişe yüklenen anlamın tekrar inşası o anlamı yıkmayı gerekli kılacaktır. İşte bu yıkım ya da anlamların yeniden yaratımı için yok olduğu süreç bize ölümü çağrıştırabilir. Keza yaratılan yeni anlam içerisinde danışan farklı bir düşünme biçimi ile yeniden varolacaktır; yeniden varolma biçimi yeni değerler ve anlamla hayatını algılayan ve buna yönelik seçimlerini yapan bir kişinin serüvenini anlatır. Örneğin bazı zamanlar danışanların ötekilerin kendisi için yaptıklarını varsaydığı yorumları uzun süren sorgulamalar sonucu aslında danışanın onlar hakkında varsaydığı yargılar olduğu ortaya çıkabilir. Bu farkındalık üzerine danışan artık kendisi hakkında varsaydıklarını düşündüğü anlarda konuya daha farklı bir perspektiften yaklaşabilir ve olayları yeni bir şekilde ele alabilir durumda olacaktır; bu durumlara dair yeniden farklı bir şekilde varolmayı içerirken, eski anlayışın yok olduğunu temsil edebilir.
6- Erginlenme ve Dönüş
Bu yazıda Maceraya Çıkış olan ilk kısımda bulunan Yola Çıkış, Erginlenme ve Dönüşü içeren üç bölümden yalnızca maceraya çıkış kısmı detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. Ancak Erginlenme ve Dönüş bölümleri özetle şu şekildedir: Erginlenme sürecinde maceraya çıkan kahraman birçok sınavla karşılaşacak ve yolda olan kahramanın kendisini tanıması, hangi durumları değiştirmek ve geliştirmek istediğini anlaması için bu sınavları vermesi gerekecektir. Özgürlüğün seçildiği bu zorlu yolda artık birçok karar verilmekte ve sınavlar aşılmaktadır. Erginlenme süreci bu güne kadar öğrenilmişliklerin, mitolojik olarak Tanrıların ölümüne ve kendi değerlerin yaratıldığı süreç başlayacaktır. Kahraman bu yolculukta Tanrı ve Tanrıçalarla yüzleşip yine de kendi yolunda gidecektir (tıpkı Sisifos örneğinde olduğu gibi) ve bu erginlenme süreci kendi doğruları ile büyüyen ve gelişen bir kahramanı sembolize etmektedir. Bu süreçte kahraman, ebeveynleri olan tanrı ve tanrıçalarla karşılaşmış ve onları aşmış, yanılsamalardan ve geleneklerden kurtulmuş kendi değerlerini oluşturma yolunda ilerlemiştir. Bu süreç sonrasında kahramanı daha zorlu bir yolculuk bekler; bu yol geri dönüş yoludur. Yaşanan maceralar sonucu değişen ve gelişen kahraman adeta yeni biri olarak yaşadığı köye geri döner, yürüdüğü yollardan tekrar ancak farklı biri olarak yürür. Bu süreçte kahramanın karşılaşacağı zorluk kendi içinde yaşanacaktır. Bu Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün uzun süren yalnızlığı ve zorlanmaları sonrasında şehre dönmesini anımsatır. Bütün bu zorluklarla karşı karşıya kalan ve kendi değerlerini yaratan kahraman geri döndüğü ‘normal’ hayatı içinde kendini akışa bırakabilecek ve çevresi ile birlikte kalabilmeyi sürdürebilecek midir?
Terapi yolculuğunda da zorluklarla, eski ve hatırlanması güç durumları göğüsleyen ve bu süreçleri yeniden değerlendirip kendi hikayesini yazan kişi varolduğu alandaki gerçekleşen zor durumlarla yüzleşmeye devam edecektir. Her ne kadar terapide işinden ya da ailesinden yakınsa da tekrar kalkıp işe gidecek ya da artık iletişim kurmakta zorlandığı ailesi ile akşam yemeğine oturacaktır. Kendi içsel yolculuğuna çıkmış kişi için bu karşılaşmalar birer sınav olarak ele alınabilir. Benzer bir şekilde dönüşen ve kendi değerlerini yaratan kişi dönüştüğü haliyle ‘normale’ ayak uydurabilecek midir?
Değişen kahramanın geçmişte bıraktığı eski hayatına geri dönme yolculuğunu Camus’nün uyumsuz kavramı ile ele almak mümkündür. Camus’nün saçması yaşama fırlatılan varlıklar olarak bizler için oldukça anlamlı bir kelime tercihidir. Kahramanın yola çıkmadan önce normal hayatına devam ederken karşısına çıkan çağrı bir maceraya fırlatılma halini anımsatır. Camus bizleri hayata fırlatılanlar olarak ele alırken saçmaya başkaldırmanın ve saçmaya rağmen yaşamanın altını çizmiştir. Camus bu noktada hayatı, yaşamayı bir başkaldırı olarak görmektedir. Onun uyumsuzu saçmayı yaratımla, sanatla saçmayı aşan biridir, uyumsuzdur. Kahramanın yaşadığı değişimler sonucu eve dönmesi, onu yaşadığı alanda bir uyumsuza dönüştürecektir. Buradaki sürecin sınavı kahramanın normale dönüşüne nasıl başkaldıracağı ya da onu nasıl aşacağıdır; örneğin Zerdüşt içinde yaşadığı saçmayı insanlara seslenerek, onlara yol göstermeyi deneyerek, Sisifos tırmanmaya devam ederek bitmek bilmeyen dik yokuşlu yolunu kendine dünya edinmiştir; ona göre “tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yetecektir” (Camus, 2007)
Varoluşçu Terapi Erginlenme ve Dönüş
Terapi alanında kendi değerlerini yaratmaya başlayan kişi için eski normali ona saçma veyahut artık içinde bulunması zor bir alan olarak deneyimlenebilir. Danışanın değiştiği ancak hayatın sıradanlığı ile devam ettiği bu durumunda kişi kendini bu sıradanlıkta ya da absürt içinde var edebilmek için bu farklılaşmayı nasıl kapsayacak ve aşacaktır? Bu süreçte danışan değişmiş olarak eski normalin içinde nasıl biri olmak istediğine, absürdü nasıl ele almak istediğine dair bir seçim yapmak durumunda kalabilir.
Bir danışanım uzun süren terapi sürecinin sonlarında eski günlerindeki kendiliğinden oldukça farklı ve artık kendi seçtiği doğruları ile yaşamaya başladığında yakın çevresinin şaşırmaları ve eleştirileri ile karşılaşmak durumunda kaldı. Danışanımın çevresinden duydukları “sen değiştin artık neler oluyor, bu halini tanımakta güçlük çekiyorum ya da eskiden böyle demezdin” şeklindeydi. Danışanımın bu süre içinde değiştirdiği özelliği artık istemediği şeylere uyum sağlamamak ve kendi alanını oluşturmaktı. Uzun süren seanslar sonrasında kendi isteklerinin de önemli olduğunu fark eden danışanım bundan sonra kendi isteklerinden ödün vermek istemiyor ve insanlara hayır diyebiliyordu. Ancak bu değişimin sonucunda aldığı tepkiler hoşuna gitmiyordu ve insanların aslında onu uyum sağlayan birisi olduğu için sevdiğini ya da kendisinden veren biri olduğu için yanında olduklarını düşünmeye başlamıştı. Danışanımın artık kendi hobilerinden ve sevdiği şeylerden ödün vermeye niyeti yoktu. Kendi değişimiyle birlikte içinde bulunduğu alanların da ya da ilişkilerin de değişmesi gerektiğini hissediyor ve değişen danışanımın dönüş yolculuğu da bir macera şeklinde geçiyordu. Danışanımın karşılaştığı bu yeni zorlukta, artık kendisinden ödün vermeden kurmak istediği ilişkilerde yeni kendisini nasıl kapsayacağı ve bu zorluğu nasıl aşacağı da onun tarafından belirlenecek yeni bir seçimi gerektirecektir.
Danışanların Yolculuğu
Özgürlüğe Mahkumuz
Saçmaya Başkaldırmak ve Seçmek Durumundayız
Danışan 1: Danışanımın terapiye gelişi uzun süren intihar teşebbüsleri sonrasında artık bu şekilde yaşamaya katlanamıyorum demesi ile başladı. Danışanım zorlu bir çocukluk geçiren ve ailesinde taciz edilen, tacize uğradığına inanılmayan bir kız çocuğu ve reşit olduğunda kendini korumak için gerekli hukuki işlemleri başlatarak her ne kadar zorlu olsa da kendini korumayı seçmiş ve macerasına adım atmıştır. Verdiği bu karar ile ailesi dağıldıktan sonra ve ebeveynini hapse sokması ile beraber ve yaşadığı tüm sancılı süreçler sonucu hayata dayanamaz haldeki danışanım bu acılı süreç sonrasında terapiye başlama ihtiyacı hissetmiştir. Bu hikaye oldukça zorlu bir hikaye ve danışanın canavarları oldukça güçlüydü. Maceraya çağrı kısmında birçok denemesi bulunmaktaydı, ailesine yaşadığı tacizden bahsetmişti ancak ona kimse inanmamıştı; genç kız kendi başına uzun bir süre yaşadıklarını dillendirmekte, yardım istemekte zorlanmıştı. Uzun ve zorlu geçen günler sonrası danışanım büyük bir karar alarak, tüm hayatını etkileyecek olsa dahi, kendi yükünü sırtlanıp hakkını savunma kararı almıştı. Bu süreç ailesinin dağılması, danışanıma inanılmaması ve yakın akrabaların destek olmaması ile sonuçlanmıştı. Danışanımın etrafı ona yardım etmeyen canavarlarla doluydu.
Danışanım bu süreç içinde aklında yüzlerce düşünce ve kalbinde hissettiği acı ile ebeveynini hapse sokmasının ardından yaşadığı alanı terk edip başka topraklara göçmüştür; evini terk etmiş ve büyük kararlar almıştır. Verdiği bu kararların sorumluluğu ağırdı ve bilinmeze gitmenin verdiği his ise yalnız başına kalmış, çocuk olamamış biriyim ben şeklinde ifadeleri ile açıklanıyordu. Artık bir şeylerin değişmesine ihtiyac duyan danışan, verdiği kararla yüzleşmek ve bu kararın sorumluluğunu almak, her ne yaşandı ise de kendi hayatının yönünü çizmek istiyordu. Yaşadığı zorlu deneyimler ve acılar sonucu kendi yoluna baş koymak isteyen danışanımın aklındaki en büyük soru böylesi büyük bir yalnızlık ve yaşanmışlık içinde nasıl kendini var edebileceği, nasıl yaşayacağı, tek başına nasıl ayakta kalabileceği sorusuydu. Danışanın hayatı gerçekten de bir macerayı çağrıştırıyor, onun yaptığı göç yolculuğun zorluğunu anlatıyor. Bu süreç içerisinde doğaüstü yardımlar elbette ki gelmiştir, yeni taşındığı alandaki insanlar, ona burs verebilecek kişiler ve belirli destek kuruluşları ile tanışma şansına erişmiştir. Yaşadığı zorlu koşullarda ve farklı bir coğrafyada para kazanması, okula başlaması, kendini beslemesi gibi zorunlu ihtiyaçlar bile bir eşik olarak önünde duruyor ve onu zorluyordu. Danışanın verdiği karar sonrasında yeni yerlere göçme hikayesi ilk eşiğin aşılması süreciyle benzerlik taşımaktadır. Danışanın umutsuz olduğu anlar ve geleceğe dair hiçbir ışık görmemesi onun balinanın içinde kalma sürecini anlatıyor. Orada her şey karanlık ve yalnızlık içinde geçiyor; ancak tüm bu olumsuzluklara dair balina tarafından fırlatılan ya da onun içinde savaşıp karanlıktan çıkabilen kişi için yeni topraklar tüm belirsizliğe rağmen bir sürü olanağı önüne sunmuştur.
Danışanım uzun süren terapiler boyunca kendisi ile, geçmişi ile, canavarları ve seçimleri ile yüzleşmiş ve bu deneyimler ile ne yapmak istediğini düşünmüştür. Hala hikaye devam etmektedir ancak yaşadığı yeni topraklarda kişi hayatının kısa filmini çekmiş ve gösterime sunmuştur. Bunun üzerine yaşadıklarından esinlenerek yazı yazmak ve bunları filme dönüştürme hedefleri onu hem kendi acısını dönüştürmeye, hem de dünyaya faydalı olmaya dair bir amaç kazandırmıştır. Yalnızlık içindeki bu kadın, saçma bulduğu hayat içinde acılarını üreterek varolmayı seçmiş ve ona başkaldırmıştır.
Peki Ben Bunun Neresindeyim?
Ötekinde Sıkışma Hali ve Değerlerin Yeniden Yaratımı
Danışan 2: Seanslara iş yerinde yaşadığı problemler ve bu problemlerle artık baş edemiyor oluşu ile başladı. Danışanım yöneticisinin her dediğini yapıyordu ancak en küçük eleştiri bile onun kendine acımasızca davranmasına yetiyordu. Yöneticisinin kötü olarak hissettiği bir bakışı ya da sabah işe günaydın diyerek başlamaması onun kendinde problem bulması ve kendisini suçlaması için yeterli bir sebepti. Uzun süreler boyunca yöneticisi karşısında neler deneyimlediğinin hikayesini anlatttı ve bu konuşmalar ailesinin ona davrandığı ile ilişkileniyor ve bu süre içinde aslında çocukluğunda ev içerisinde de her zaman annesinin gözünün içine acaba hatta yaptım da mı mutsuz, yanlış oynadım da mı kızgın diye bakan endişeli bir kız cocuğu olduğunu anımsatıyordu. Bu hikaye içerisinde kendini ötekinin gözüne hapsetmiş ve onun için davranışlarını sürekli halde düzenlemeye çalışan danışanım kendi seçimlerini yapmaktansa ötekinin hoşlanacağı şekillerde davranıyor, toplumsal kabullerin içerisinde kendi isteklerini, düşüncelerini ve tepkilerini duyamıyordu. Yöneticisi ile karşılaşması ve onunla geçirdiği zorlu seneler sonunda maceraya çağrı büyük zorluklarla birlikte duyuldu ve danışan bir değişime, anlamaya ve endişelerinden kurtulmaya ihtiyaç duyduğunu hissederek terapiye başladı. Hayatında olan yöneticisi ile yaşadığı zorlanmalar onun çağrısıydı; onu kendisi ile, ötekinin içinde kendini unuttuğuna dair bir farkındalıkla karşılaştıracaktı.
Seans sürecinin ilk dönemleri oldukça zorluydu. Danışanım oldukça başarılı bir bilim kadını idi. Bu yönelimini ‘insanlar o kadar zor ki ben bilimi anlamayı seçtim’ şeklinde ifade ediyordu. Onunla terapi sürecimde en çok merak ettiğim şey onun ne yapmak istediğiydi. İnsanın elbette hayata dair bazı istekleri bulunmalıydı. Ancak bu süreçte verilen tüm bilmiyorum ki cevapları en çok bu soruya verildi. Böylesi başarılı bir kadının nasıl oluyor da kendini ifade etmekten bu kadar uzak olması aklıma bir türlü girmiyor ve hatta buna dair kendi içimde bir sinir hissediyordum. Bu hissediş kendi yolculuğuma dair bir anlam taşıyor olmalıydı; ben de her ne kadar kendimi başarılı hissetsem de bazen kendimi sözel olarak ifade etmekte zorlanır, kendimi ortaya koymaktan çekinir haldeydim. Danışanımın macerası kendi yolculuğumda bana da bir ayna olmuştu; bunu paranteze alarak ve kendi sürecime taşıyarak kendi maceramın bir parçası haline getirdim.
Bu süreç içerisinde çağrıyı reddetmeyen danışanım her ne kadar onu zorlayan farkındalıklar yaşıyor ve hikayesinin geçmişe dair parçaların göz yaşları ile hatırlıyor olsa da ona ne istediğinin sorulması oldukça yeni bir perspektifti. Yaşadığı aile içerisinde bozulmayacak kurallar, sinirini bastıramayan bir baba ve babadan korkan bir anne vardı. Bu çocuğun ne istediği pek sorulmamış, her şey babanın şiddetinden kaçmak için tasarlanmıştı. Olması gerekenler listesi uzundu, diğer türlü huzur kaçacaktı. Şimdilerde ise olması gerekenler dışında davranmak onun için akıl almayacak kadar zordu. Eşi gelmeden evi toplamaması ya da yemek yapmaması seçenekler arasında değildi halbuki o yoga yapmak istiyordu.
Danışanımın canavarı ötekiydi; karşılaştığı herhangi bir öteki. Onu dinlerken sürekli halde Sartre’ın cehennem ötekidir sözünü hatırlıyor ve bunun bazı durumlarda nasıl da gerçek olduğunu hissediyordum. Bu süreç içerisinde canavarlarla savaşmak, onlara hayır diyebilmek, kendi istediğini onların karşısında savunabilmek ve herkesin farklı olduğunu, evdeki kuralların toplumda geçerli olmadığını anlamasını gerektirecekti. İlk eşik danışanım için oldukça önemli bir toplantıda atıldı; kendi projesinin detaylarını anlatmak için çağırıldığı bir konferansta yöneticisinin bir fikrine karşıt görüşleri belirdi ve bu görüşler toplantının gidişatı için önemliydi. Danışanım o toplantıda nasıl terlediğini ve yüzünün kıpkırmızı olduğunu seansta heyecanlı bir utanç içerisinde anlattı. Toplantıda konuşma kararı alan danışanım, onlarca kişi karşısında yöneticisine karşı gelmiş olsa da kendi düşüncesini söylemeyi tercih etti. Her ne kadar zorlansa da o ilk eşiği atlamış ve alıştığı düzenden çıkmıştı ve ilk eşiği atlamıştı. Bu süreçteki doğaüstü yardım sürekli yoga üzerinde çıkan Instagram önerileriydi. Danışanım bu önerileri sürekli gördüğü halde hala yogaya başlamadığı için kızıyordu ama bir yandan da bunun dürten bir davet olduğunu da fark etmişti.
Farkındalığın davranışa dönüşmesi çok kolay değildir, üzerinden bazen zaman geçmesi gerekir. Bu zaman aralığında farklı davranmak için ve eşiği aşmak için bir sürü sınav çıkar insanın karşısına. Bu sınavlarda hala aynı davrandığını hisseden danışanım kendini bir süre ümitsiz hissetmiş ve buradan çıkışın olmadığını düşünmesine sebep olmuştu. Bu süreç balinanın karnıydı, o karanlıkla, belirsizlike ve korku halinden yılmış ve yutulduğu davranış biçiminin içinden çıkmakta zorlanan biriydi. Başka sınavlar da sunulmuştu elbet ve bu süreç sonunda kendine dair düşünceleri söyleyebileceğin fark eden danışanımın yeni bir değerler listesi oluşturması gerekecekti; bu değerler öğrendiklerinden farklıydı, o ne istiyorsa ve neyi nasıl doğru görüyorsa ona göre oluşacaktı. Bu danışanımın hikayesini zorlu bir macera olarak dinliyorum; çünkü ötekinin ne istediğine göre davranma zorundalığı hissi birçok insanla karşılaştığımız gerçeğiyle birlikte çıkılması zor bir haldir.
Bu macera onun ötekinden ziyade kendi istediklerine, kendi doğrularına odaklanması ihtiyacı ile, değerlerin yeniden yaratılması üzerine kurulmuştu. Sürece hala devam etmekteyiz ve onun yolculuğunda attığı yeni adımları, kendi macerasının sahibi olmaya çalıştığı bu süreci kahramanın yolculuğu olarak düşünebiliyor ve hissedebiliyorum.
Cehennem Ötekidir
Danışan 3: Her nasıl ki bir ailede gelişmiş iki çocuğun anne ve babaları farklı olarak yorumlanmalı ise ben de bu gerçekliğe benzer olarak, terapist olarak bazı zamanlar farklı danışana farklı bir terapist olduğumu hissediyorum. Bunu nasıl anlatmam gerektiği konusunda emin olmasam da ve çoğunlukla kendimi paranteze alarak orada oturuyor olsam da terapiden çıktığımda kendimle yüzleştiğimde bazı şeylerin farklı olduğunu hissedebiliyorum. Bu danışanım ataerkil kuralların hakim olduğu evde büyümüş bir kadın, yaşı otuzların ortasında olsa da evlenmeden aile evinden çıkması doğru bulunmadığı için hala o ev içinde zorlanarak yaşıyor. Ailesi gelenek ve görenekler içerisinde yaşayan, erkek evladın el üzerinde tutulduğu ve kadınların ise daha çok hizmet etme yönündeki ataerkil aile yapısının kurallarına göre yaşayan bir aile. Danışanım çok uzun süreler kilo problemleri yaşıyor, onun için yemek yemek duygularından kaçma alanı, evde mutlu olduğu tek zamanı işaret ediyor. Ayrıca babasının da en sevdiği hobisi kızının yaptığı yemekleri yemek, onun elinden su içmek, evin onun tarafından temizlenmesi şeklinde aktarılıyor. Evin bir de abisi var ve abi her şeyin ona danışılması gerekildiği, oldukça sert mizaçlı ve hata kabul etmeyen biri. ‘Abim babama çekmiş, onun için üzülüyorum ama yine de ben de zorlanıyorum. Bir babam vardı zorlandığım, abim de gittikçe ondan beter oluyor’ şeklinde zorlanmasını anlatıyor. Annesi ise evde kavga çıkmaması adına hep susmak durumunda kalmış ve erkeklerin istediklerini yapmaya devam eden bir kadın çünkü tartışma çıkmaması ve huzurun kaçmaması için her zaman babanın ve abinin istekleri yerine getirilmeli. Öyle ki bazen danışanım gününü anlatmak istediğinde, babası eğer sessizlik istiyorsa evde konuşulmasına izin verilmiyor, ses tonunun çirkinliğinden dolayı ona kızılıyor ya da bir şekilde susturuluyormuş. Akşam yemeğinde illa bir yemekte eksiklik bulunuyor ve bunun üzerinde danışanım eleştiriliyor ve suçlanıyormuş. Böyle bir hikayeyi dinlemek şu açıdan zorluyor beni; danışanım o kadar inanmış ki kötü, eksik ve salak olduğuna, onları her seferinde haklı buluyor. Ağlamaktan konuşamıyor ama yine de onların suçlamalarını doğru buluyor; sanırım beni en çok zorlayan şey bu doğrulamaları duyuyor olmak. Ancak yine de kendi düşüncelerimi bir kenara atıp nasıl hissettiğini merak eden bir halde onun deneyimini açmaya çalışıyorum.
Danışanım çok başarılı bir doktora öğrencisi ancak okulda da öğretmenleri ile problem yaşıyor ve onların da onu eleştirdiğini, beğenmediğini ve yeterince iyi olmadığına dair inançları çok yüksek. Tıpkı evinde deneyimledikleri gibi beğenilmediğini ve küçümsendiğini hissediyor. Kendine dair algısı o kadar olumsuz bir yerden duyuluyor ki, kendilik algısı tamamen ötekin onun üzerinde oluşturduğu negatif yorumlardan oluşuyor. Bu danışanımı hep dört dünya kavramı ile düşünüyor ve ötekinde ne kadar sıkışmış olduğunu hissediyorum. Kendilik algısı ötekinin negatif yorumları üzerinden kurulu ve kendi istediklerine, sevdiklerine ve sevmediklerine dair pek fikri yok; ya da bunları söylemekten çekiniyor. Sürekli eleştiri almaktan korktuğu için sesini çıkarmakta zorlanıyor. Bedenine dair algısı da oldukça etkilenmiş, sadece yemek yaptığında beğenildiğini ve sevildiğini hisseden danışanım yemek ile tüm duygularını bastırmak üzerine bir ilişki kurması sonucu oldukça kilo alıyor ve birçok sakatlık yaşıyor.
O kadar çok ağlıyor ki bazen konuşması bile zorlanıyor. Terapi seanslarımız boyunca ağladığı için kendine kızdığını ve ağlamasının genelde beğenilmediğinden söz ediyor. Uzunca bir süre ağlamasının normal olduğunu, duygularını ifade etmeye dair ihtiyacı olduğunu konuştuk. Onun zorlu macerası devam ediyor ancak bir gün yaşadığı ağlama krizleri sonucu terapiye başlama kararı almış ve şimdi ağlamasının normal olduğu, onun hislerinin ve isteklerinin sorulduğu bir alanda zorlanıyor. Ne kadar kendisini unuttuğun fark ediyor ve ailesinin eleştirilerinin ona ne kadar kötü geldiğinin farkında. Danışanımın yaşadığı zorlu süreç sonrasında kendini anlamaya dair bu yola çıkması onun macerasın başlangıcıydı, iş yerindeki arkadaşları danışanımın özgüvensiz davranışları üzerine onu yüreklendiren bir pozisyonda ve ona “neden yapamayacağını düşünüyorsun” gibi sorular sorarak bu macerada yardımcı unsur olarak bulunuyorlar. Bu yeni farkındalıklar sonucu tekrar eve gitmek ve ailesi ile yaşamak onun en yalnız ve çaresiz hissettiği alan, tıpkı balinanın karnında gibi sıkışmış ve karanlıkta hissediyor. Yine de bu süreç içerisinde yeni sınırlar çizerek ve ihtiyaçlarını fark ederek balinanın karnı sürecinde devam etmekteyiz. Ötekinin etkisi altında kendini düşünmeyi unutmuş ya da öğrenmemiş danışanım gün geçtikçe kendi isteklerine dair farkındalık kazanıyor. Ötekinin cehennem olduğu hayatında, kendini düşünmeye başlaması onun için yeni bir maceranın kapılarını açıyor.
Sonuç
Makalemi uzun günler önce bitirmiş olsam da, belki de bu macerayı henüz sonlandırmak istemediğim için sonuç kısmını yazmaya günlerce elim gitmedi. Maceraya başlamak ve macerayı sürdürmek ayrı bir iş, bitirmek ise ayrı bir iş gibi geliyor şimdi. Bu yazıyı oldukça eğlenerek yazdım çünkü maceraya dair yazmak ve düşünmek, anlarımı macera olarak algılamaya ve onu nasıl sürdürmek istediğime dair bir oyun alanı açtı sanıyorum; bu oyun kendi seçimlerini yapmaya ve o anı nasıl geçirmek istediğine dair kendi kendime oynadığım bir oyundu.
İnsanın hayatını ve deneyimlerini maceranın bir parçası olarak görmek, onu fenomenolojik bir perspektiften ele almaya çok benziyor; çünkü bir macera dinliyorsanız o maceraya dair sorular sorar, meraklı bir şekilde hikayeyi dinlersiniz, daha fazla detay duymak ister, dahasını duymak için heyecanlanırsınız. Kendi görüşleriniz ve doğrularınızdan öte merak karşı tarafın deneyimledikleri üzerine şekillenir. Bahsedildiği üzere, maceralar onu yaşayan kişiyi farklı süreçlerden, zorluklardan ve değişimlerden geçmeye mecbur bırakır. İşte kahramanın sonsuz yolculuğu kitabı bu anlamda bizlere tarih boyunca oluşturulan hikayelerdeki kahramanların macerasını nasıl yazdıklarından örnekler sunmuş ve daha ötesi bu kahramanların günümüzle bağlantısını kurmuştur.
Mitolojik kahramanların yaşadıkları bizim yaşamlarımızdan farklı mıdır? Bu güne kadar gelmiş geçmiş herhangi bir insanın deneyimledikleri bizim deneyimizden farklı mıdır? Elbette! Ancak yine de süreç bakımından benzerlikler gösterdiğimiz olmuştur. Çoğumuz aşk acısı çekmiş, bu süreçte zorlanmış ama eninde sonunda değişim yaşamışızdır. Bunu nasıl yaptığımız bize dairdir ancak bu ve benzeri zorlukların hayatımıza getirdiği benzerlikler de bulunur; zorlanmak, acı çekmek, seçim yapmak, değişmek gibi. Bunlar varoluşumuzun getirmiş olduklarıdır ve tam da bu nedenle ne kadar zaman geçmiş olursa olsun dünyadaki varoluşumuz bir macera ve onu yaşayan bizler birer kahraman olarak düşünülebiliriz.
Terapi yolculuğu bir maceraya çıkıştır. Hem de kolay bir macera değildir, seansa her zaman mutlu adımlarla koşarak gitmeyiz. Oraya gidiş kendiliğin konuşulacağı, geçmişin hatırlanacağı, insanın kendi çatışmaları ile yüzleşmelerini de beraberinde getirecektir. Kişinin o ana kadar yaşadıkları, öğrendikleri, deneyimledikleri, yani kısacası macerasının tüm katmanları bir bir açılacak ve üzerine düşünülecektir. Bu süreci kabul etmek ve ona devam etmek türlü zorluklarla ve eşiklerle gelecektir; yine de kişi sonunda elbet değişecek ve dönüşecektir. Seanslarımda danışanları birer kahraman olarak görmeye başlamak ve hikayelerini bir macera olarak dinlemek merakımı cezbediyor. Bir türlü karar vermekten çekinen ve hiçbir şey yapamadığı için kendisini depresif hissettiğini söyleyen danışanımı dinlerken Daphne’nin hikayesi canlanıyor gözümde. Daphne karar veremediği için, yüzleşmediği için taşa dönen bir tanrıça ise danışanım da karar vermekten çekindiği için kendini eve kapatan bir tanrıça gibi görünüyor gözüme. Ne oldu da kendini bir tanrıçadan taşa dönüştürdü merak ediyorum, neydi ki onu bu kadar zorlayan, Tanrıçalığını reddedecek kadar?
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu ne kadar farklı dönemlerden geçsek de benzerliklerimizi ortaya koyduğu için sonsuzdur. O zamanlardaki tanrılar da acı çeker, zorlanır, karar verir, hata yapar, sonuçlarına katlanırdı. Biz her ne kadar sonlu olsak da, varoluşun getirdikleri ile birlikte yolculuğumuzdaki sonsuz benzerlik zorlanmak, acı çekmek, anlamı düşünmek, değişmek ve dönüşmek olacaktır.
Kaynakça
ADIBELLİ, R. (2018). Sisifos Miti ve Bir Hermenötiğin Hermenötiği. Bilimname, 2018(35), 9-49.
ALAN SÜMER, B. (2019). NIETZSCHE'DE TRAGEDYA VE VAROLUŞUN OLUMLANMASI OLARAK SANAT. Felsefi Düsün-Academic Journal of Philosophy, (12).
Bakewell, S. (2017). Varoluşçular Kahvesi. Çeviren: Emre Gözgü, İstanbul: Elma Basım Yayın S, 153, 20-21.
Betts, John. (2013). The Belly of the Whale. Jungian Psychoanalysis. https://jungian.ca/articles/the-belly-of-the-whale/
Camus, A. (2007). Sisifos Söyleni (10. bs.). T. Yücel (Çev.). İstanbul: Can Yayınları.
Campbell, J. (2003). The hero's journey: Joseph Campbell on his life and work (Vol. 7). New World Library.
Campbell, J. (2013). Kahramanın sonsuz yolculuğu. İthaki Yayınları
Heidegger, M. (2008). Varlık ve Zaman,(çev. Kaan H. Ökten). İstanbul: Agora Kitaplığı.
Jung, C. G. (2019). Nietzsche'nin Zerdüşt'ü Üzerine Seminerler. çev. Turgut Berkes. İstanbul: Alfa Yayınevi.
KUTLU ÖZEN, A. (2015). JEAN PAUL SARTRE'İN" LES MOUCHES" OYUNUNA KISA BİR BAKIŞ. Ondokuz Mayis University Journal of Education Faculty, 8(1), 157-160.
Kierkegaard, S., & YAYINLARI, D. (1997). Ölümcül hastalık umutsuzluk.
Kierkegaard, S. (2015). Kierkegaard, Soren (2015). Korku ve Titreme.
Küçükalp, K. (2011). NIETZSCHE FELSEFESİNDE APOLLON-DIONYSOS ya da VARLIK-OLUŞ KARŞITLIĞI. Felsefe Dünyası, (53), 41-52.
May, R., & Oysal, A. (2005). Yaratma cesareti. Metis.
May, R. (2021). Kendini Arayan İnsan (K. Işık, Çev.). Okuyan Us Yayınları.
Messerly, J. (1995) An Introduction to Ethical Theories. Maryland: University Press of America.
Nietzsche, F. (2012). Böyle Söyledi Zerdüşt (M. Tüzel, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Nietzsche, F. (2015). İnsanca Pek İnsanca 1 (çev. M. Tüzel). İstanbul: Türkiye İş Bankası.
Nietzsche, F. (2017). İyinin ve Kötünün Ötesinde,(çev. Mustafa Tüzel). İstanbul: İş Bankası.
Ökten, K. H. (2019). Varlık ve zaman: Bir okuma rehberi. Alfa Yayınları, İstanbul.
Saydam, M. B., & Kızıltan, H. (2018). Psikomitoloji/insanı öykülerde aramak. İstanbul: İthaki Yayınları.
Smith, T. R. (2010). The Influence of Spengler and Toynbee on Joseph Campbell (and Vice Versa?). Comparative Civilizations Review, 63(63), 9.
Solomon, R. C. (2020). Akılcılıktan Varoluşçuluğa Varoluşçular ve 19. Yüzyıldaki Kökleri.(çev. Reha Kuldaşlı). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Irvin, Y. (2001). Varoluşçu psikoterapi. Kabalcı Yayınları.
Yaman, Y. A. Özgürlüğün Olanağı Olarak Kaygı. Düşünbil Dergi. 6. Sayı
Yasaman, H. (2011). SARTRE'DA ÖZGÜRLÜK. Journal of Istanbul University Law Faculty, 42(1-4), 515-540.
Şeref, C. (2019). Nietzsche: Apolloncu Dionysos ile Karşılaşınca. Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi, 9(2), 271-292.




Yorumlar